Sabah sabah Spotify’ın benim için derlediği günlük listeden bana göz kırpman nasıl hoşuma gitti bilemezsin. “The moment I wake up… Before I put on my makeup…I say a little prayer for you..” İlk hastam gelmeden mutfakta kahvemi hazırladım. Fincana eğilip bir yudum almadan kokusunu içime çekerken Dionne Warwick devam ediyordu: “Forever, forever, you’ll stay in my heart… And I will love you…”
Üniversitedeyken, evlenip evden ayrılmadan önceki son yaz, ani bir kararla sırtıma çantamı atıp annemle peşinize takılıvermiştim. İkinizle son kez tatil yapma fikri çok cazip gelmişti. birden. Bir de İskandinavya’yı baba parasıyla görmek hiç fena fikir değildi. O kadar hızlı hazırlandım ki,yanıma uzun yollarda üçümüzün de keyifle dinleyeceği bir şeyler almak için fazla vaktim olmadı. Müzik setinin dolabından bir kaset atıverdim çantama. Senin en sevdiğini.
Kopenhag’da uçaktan iner inmez bir araba kiraladık. Yolculuk o kadar hızlı başladı ki, Danimarka’dan tek hatırladığım deniz kıyısında bir kayanın üstünde yapayalnız oturan Küçük Deniz Kızı ve aslında tahminimden ne kadar küçük olduğu. Tatilin yan gelip yatmalısını değil de yorgunluktan baygın düşene kadar oradan oraya koşturmalısını sevdiğin ve günde en az 300 km araba kullanılmadığı zaman o seyahatin hakkının verildiğine inanmadığın için akşam olmadan Helsingor limanından hemen karşı kıyıdaki İsveç’e geçen feribota binmiştik bile. Hamlet’in gezemediğimiz kalesi bizi uzaktan uğurluyordu.
İsyan bayrağını çektim. Bu yolculukta eski gezilerimizdeki gibi acele etmeyecektik. Ne İshak Paşa Sarayı, ne El Hamra, gördüğümüz yerlerin tadına varacak fırsatımız olmadan, annemin o gezi için hazırladığı listede yeralan sıradaki hedef için tekrar kontağı çevirip, yola devam ederdik.
-Tüm seyahat boyunca arabayı ben kullanacağım ve “bugünlük bu kadar” dediğimde kendimize kalacak bir yer bulacağız, dedim.
Kabul ettin. İnanamadım.
Gemi limana yanaşırken siyah Opel Astra’nın sürücü koltuğuna yerleştim. Çocukken sarılmaya bayıldığım göbeğinin sığması için geriye çektiğin sürücü koltuğunu kendime göre ayarlayıp direksiyona yaklaştırdım. Aynaları düzelttim. Annem, elinde güzergahımızın işaretli olduğu harita ve görülecekler listesiyle arka koltuğa geçti. Yanıma oturdun. Çantamdan yanımda getirdiğim tek kaseti çıkarıp teybe yerleştirdim.“I run for the bus, dear… While riding I think of us,dear…I say a little prayer for you…” Tüm yol boyu biraz senin dediğin oldu, biraz da benim. Her gün üçyüz-dörtyüz kilometre de gittik ama gittiğimiz yerlerin tadını da çıkarabildik.
Yemyeşil yamaçların nerede bittiği, suyun nerede başladığı belli olmayan peri masalı Norveç fiyordlarından kıvrıla kıvrıla ilerledik. Yolun bittiği noktada on arabalık minik mavnalarla fiyordun karşı kıyısına geçip yeniden suyun kenarından yolu takip ettik.Tepelerde eriyen kar suyunun asfaltı ıslattığı minik şelalelerin altından geçtik. Düzlüklerde yolumuzu kesen şaşkın geyikleri ve yama yama eriyen kar örtüsünün arasında otlayan koyunları sevdik. Adını bilmediğimiz rengarenk yabani çiçeklerin fotoğrafını çekmek için molalar verdik. Akşamları başı karlı dik tepelerin kuytusunda kalacak en güzel yeri aradık. Su kıyısındaki tertemiz küçük pansiyon teraslarında ayaklarımızı uzatıp buz gibi birer biranın yanında sandviçlerimizi yedik ve bu aylarda hava kararmadığı için bir türlü gelmeyen uykuyu bekledik. İsveç’te mi yoksa Norveç’te mi olduğunu hatırlayamadığım, yemyeşil, huzurlu vadilerdeki eski ahşap kiliselerin bahçelerinde oturup yosunlu mezar taşlarının sahiplerini merak ettik. İsveç’in kışları kapalı asfalt dağ yollarının kıyısında kayaklı koşu yapanlarla yarıştık ve sonunda bizi Finlandiya’ya geçirecek feribotun kalkacağı Sundsvall limanına vardık.Tüm bu güzelliklerin şahidi tatlı sesiyle Dionne Warwick’ti: “At work, I just take time… And all through my coffee break-time… I say a little prayer for you…”
O seyahatin hayatımın en güzel anılarından biri olduğunu hiç söylemedim sana. Keşke söyleseydim. Senin o geziden aklında kalansa benim büyük korkum oldu. İsveç’ten Finlandiya’ya geçmek için bindiğimiz feribotun gece Baltık Denizi’nde batacağından korktuğum için nasıl dalga geçmiştin benimle. Korkmakta haksız sayılmazdım ama. Akşam, tam gemimiz iskeleden ayrılırken bal rengi, külüstür bir Mercedes korna çalarak, selektör yaparak limana girdi ve feribotu durdurdu. Kıyıya yanaştık. Geminin araç kapağı tekrar açıldı ve kaptan geç kalanları içeri aldı.Halbuki sadece bir yıl önce, bir gece aynı denizde yüzlerce insan hayatını kaybetmişti. Gemi kalktıktan sonra limana giren bir araç ve o aracı gemiye aldıktan sonra tam kapanmayan kapak yüzünden. Neyse, o gece feribotumuz batmadı elbette, ama ben de korkumdan uyuyamadım. Benimle güverteye geldin. Saat sabahın birinde dünyanın en güzel şeylerinden birine tanık olduk seninle. Geminin bir yanında günbatımının kızıllığı, diğer tarafında simsiyah gece ve ay. Fotoğraflarımı çektin. Keşke ben de seninkileri çekseydim.
Ertesi sabah Finlandiya’ya vardık. Teybimiz tekrar tekrar aynı kaseti çalarken aracın kilometre sayacı delice dönmeye devam etti. “Forever, forever, you’ll stay in my heart…. And I will love you”. Şarkı söylemeyi pek becerememene rağmen yol boyu Dionne’a eşlik ettin.Vaasa’dan Helsinki’ye inerken onu neden bu kadar sevdiğini sordum. 68’deyurttaki odana yerleşirken yan odadaki pikaptan gelen sesine vurulmuşsun. Bir kızınVietnam’daki sevgilisine her gün gönderdiği küçük duaları anlattığı şarkısını söylüyormuş. Belki de o gün hava kapalı olduğundan Helsinki aklımda hep dünyanın en gri ve ruhsuz şehri olarak kalacak. Ama Finlilerin ülkesinde güneşi ikinci defa batırmadan, İsveç’e doğru demir aldığımız Turku ne mavi-yeşil, ne güzeldi. Limandan ayrıldıktan sonra, insanın içini mutlulukla dolduran bir Disney filminin seti için oraya kondurulmuş kadar masalsı duran, onlarca küçük adanın arasından geçmişti gemimiz. İnsanlar evlerinin teraslarına, iskelelerine çıkmış akşam gemisinin yolcularına el sallıyor, kadeh kaldırıyorlardı. Yolcular da neşeyle karşılık veriyordu.
İsveç’e vardığımızda rüzgar gibi geçtiğimiz Stockholm’den tek aklımda kalan, o gün denk geldiğimiz İsveç prensesinin coşkulu 18. doğum günü kutlamaları. Stockholm’den tek fotoğrafım da seni güldürmek için onun halkı selamladığı yerden sana el sallarken çektiğin.
Acele etmeliydik, çünkü Kopenhag’da yetişeceğimiz bir dönüş uçağımız vardı ve az vaktimiz kalmıştı. Ama yolda deli bir yağmur bizi yavaşlattı. Bir şerit geliş, bir şerit gidiş olan bir yolda silecekler camın üstündeki görüşümü azaltan kalın su tabakasını azaltmaya yetişemezken, koca koca kamyonlar da üstümüze dev dalgalar sıçratıyordu. Kaza yapacağımdan korktum. Direksiyonu sana vermek istedim. “Çok iyisin. Endişe etme. İlk sapakta sinyalini ver, sağa gir. Yağmur dinene kadar bekleyelim. Sonra devam edersin” dedin. Başımı okşadın. Her şeyi yapabilirim, her zorluğu başarabilirim gibi geldi o an. Sen yanımda olduktan sonra…
Yeni ofisimi görsen çok seversin. Anneme çok yakınım. Arada uğruyor yürüyüş yaparken.
Ama ben en çok neden seviyorum biliyor musun? Komşu binanın çatısının üstünden, Erenköy’deki seni uğurladığımız küçük yeşil caminin minaresiyle, iki servinin tepesi görünüyor. Kahvemi hazırlarken ya da iki hasta arasında başımı kaldırıp bakıyorum. Serviler rüzgarla sallanıyor bazen, minareye yaslanıyorlar. Sarılır gibi. Bir küçük dua okuyorum senin için.
Yarın yine ofiste olacağım. Ara ara gözüm yeşil caminin minaresine ve servilere takılacak. Sabah kahvemden ilk yudumu almadan önce eğilip kokusunu içime çekerken bir küçük dua edeceğim senin için.
22.04.2022
İstanbul